Sahil günlüğü #1

Güneşi selamlayarak güne başlamak iyi bir fikir gibi görünüyor. Havlumu komşu sitenin kısa, alçak ve iğrenç plastikleri bir türlü kurumayan güvertesine serdimve ayalarım güneşi görecek şekilde oturuyorum. Deniz, kum, güneş, göbekli ve küçük pipili amcalar... Ummmm.

Kahrolası ateş topu zaten kıpkırmızı ettiği bacaklarımı daha saat sabahın 6 sıyken bile yeniden yakıyor. Yüce Tanrım, sanırım gidip farklı bir meditasyon tekniği filan geliştirmeliyim. Ama öncesinde kavrulan bacaklarıma bir kaç kase yağsız yoğurt alabileceğim kahrolası bakkalın açılıp açılmadığını kontrol etmeliyim.

Bakkal henüz açılmamış. Kulamparadan hallice yerebakan yürek yakan işletmecisi sitedeki kadın yada erkeklerden birisi ile feneri söndürmüş olmalı...

Iki kalın kesilmiş 3.kalite salamsı, dört dilim kaşar peyniri, iki 'tarz' salatalık olduğu halde önümde; denizi seyrediyorum. Su bardağına boca edilmiş standart dem yorgunluğundaki çaya bakmıyorum bile. Akşamdan Cappy Pulpy kaldı, onu içeceğim ve sevgilimi özlüyorum. Şimdi kim bilir dünyanın neresindedir... Acaba o da beni özlüyor mudur? Kahrolasının içinde bir türlü olamadığım ada vapuru sabah seferine başlamış bile.
Bense hala önümdeki salamın içindeki beyaz parçanın hangi hayvanın neresi olabileceğini düşünüyorum. Denize gitsem ve muhteşem bedenimi Marmara'nın engin, mavi ve karışan lağım suları sebebiyle koli basılı yönünden zengin olduğunu varsaydığım sularına bıraksam iyi olacak. Çünkü burada en az iki minik dere resmen ölüm saçıyor ve aslında bu şekilde kanlı bir dizanteri yada amipli sıtmaya kurban gitme niyetim de yok.
Denizin kıyısı bir hayli bulanık, toz altınlı ve iğrenç göründüğü halde esen rüzgara aldırmadan kendimi suya bırakıyorum. Tanrıdan ki açıkta su hala berrak, sevimli, dibi görünüyor ve iğrenç bir kurbağa yeşili. Boyumu bir hayli geçen sularda bir kaç kulaç attıktan sonra kıyıda beni bekleyen tabletimle oynamak üzere geri dönmekteyim...

Yihu! Kocam aradı! Amsterdam' daymış ve felaket derecesinde yağmur yağıyormuş. Havalimanında mahsur kalmış be şehri gezemiyormuş. Kim bilebilirdi ki dünyanın bir yerinde bazılarımız slip mayolarının lastiklerini biraz daha yukarı çekip oraları da yakmak için çaba harcarken bazılarımız havalimanı köşesinde Vogue okuyacak... Kesinlikle kocamla yer değiştirmek isterdim...

Öğlene kadar ekstradan bir gelişme olmuyor. RSS vasıtası ile haber bloglarını takip edip kola ve çay içiyorum.

Yüce Isa! Kesinlikle sınamaya tabii tutuluyor olmalıyım! Öğle yemeğinde kırk yıl aramasam kırk birinci yılın herhangi bir günü yine aramayacağım kuru fasulye, pilav ve sarımsaksız cacık var. Yaz günü kuru yemenin faydalarını yoldan geçen herhangi bir dilenciye sadaka diye vermenin ötesinde isilik olmaktan endişe ediyorum. Neyse, kolayla birlikte suyundan filan yedim ama gidecek gibi değil. Pilav ve cacıkla devam etsem iyi olacak.

Bugün şehir merkezine inme günü. Şehrin her bir köşesinin lanet fotoğraflarını çekmeliyim fakat hava alabildiğine sıcak ve benim de en ufak bir güneş zerresyle gündüz vakti edeceğim bir temas yataklara düşüp 2 gün boyunca inildemem demek olduğundan elit ce yüksek kalitedeki çekimlerimi herhangi ahmak bir günün sabahında yada gün batımında yapmak üzere erteliyorum ve yoluma devam ediyorum. Şehir bildiğim gibi. Dar sokaklar, ayakları acıtan lanet Arnavut kaldırımı taşları ve... Bir sürü şey işte.
Birden asıl amacım aklıma geliyor. Halihazırda zaten 'gezmiş' olduğum sekiz sokak falan varken fotoğraf makinemı çıkarıp fotoğraf çekmeye başlıyorum. O kadar yani. Ne çok özel bir anı görüntülüyorum ne de bir cinayeti. Kahrolası şehirde de zaten hiç bir şey kalmamış. Toplam iki tane gümüşçü (onların da kredi  kartı pos makinaları yok) ve yaklaşık yarım milyon tane iğrenç bujiteri var. Hepsinde satılan şeyler ortalama olarak belli; plastik bilezikler, allı güllü saç tokaları, bikini üstü uzun ve paslanmaya mahkum zincirler ve ucunda da sevimliliklerinden ötürü denize atıp arkanıza bile bakmadan oradan uzaklaşacağınız uzak doğu oyuncak karakterleri yada çizgi film karakterlerinin iğrenç replikaları.  Kitapçı bile yok; eskiden  üç beş demeden sattıkları kitaplar artık kendisini elit ve parlak bir bandrolun arkasına saklamış.

Artık sahile dönüp slip mayomun lastiklerini biraz daha yukarı çekip sereserpe güneşlenme zamanı. Sahil boyinca ilerleyen minik golf arabasından bir yer tutmak için elimdeki dondurmaya oral seks yapmayı bırakmam ve hızlı davranmam gerekiyor.

Allahuekber, wuhu.

2 yorum:

  1. Başlık pek hoşuma gitti: "... #1". demek ki yakında devamı gelecek! :)

    YanıtlaSil