Cümlenin geri kalanı...

Mimlerini araklarım diye takip ettiğim Su Gibi blogunda yepyeni bir mim yayınlandı. Elbette ki bu aşamada ben de o mimi hunharca araklayarak kendi bloguma bir içerik olarak geri çevirmeliydim.


Elimden gelse, değiştirmek istediğim pek çok şey var hayata dair. Doğum tarihimden adıma, yaşadığım coğrafyadan konuştuğum - daha doğrusu tam olarak konuşamadığım - dile kadar pek çok şeyden o kadar çok sıkıldım ki. Mesela, şu anda Ankara'da olmaktan en basit haliyle;  neden sevgilimi de alarak Mersin'e filan gidemiyorum ki?

Kendi kendimi kontrol etmekte, tahmin edilemez ve sarkastik bir çaba sarf ediyorum. Taleplerim ve bunlara bağlı olarak isteklerimde bazen anormal bir genleşme ve görgüsüzlük / ihtiyaç fazlasına sahip olma yatkınlığı var. Sahip olduklarıma idare etmek yerine daima yenisini 'de' isteme eğilimimi dizginlemeye çalışmak eğer kendini kontrol mekanizmasıysa bu durumu aslında zembereği boşalan bir kurmalı saat olarak düşünebiliriz. Dizginlenemez bir hissin ciddi yakarışları bunlar. Hayatın geri kalanı ise oldukça sıradan; ne zaman hamama gideceğim, Pom'la buluştuğumuzda neleri yapalım diyoruz ama yapamıyoruz, neden onu bu kadar çok seviyorum, neden beklenmedik bir anda hayatımın tam ortasındaki parıldayan ışık oldu; bunlar benim kontrol mekanizmamı elden bıraktığım bazı anlarda başıma gelenler.

Beni en çok kaygılandıran şey,  halen geleceğimi çizememiş olmam. Kalıcı, az ama sürekli getiren, geleceğe dair planlarımı korkmadan yapabileceğim, yatırımlarımı yönlendirebileceğim bir işimin olmayışı. İşin ilginç tarafı, bunun için hiç bir çaba da sarf etmeyişim. Aklıma gelen ve yapsam köşeyi dönerim dediğim onlarca şey hakkında herhangi bir kılımı dahi kıpırdatmıyor oluşum. Rahata alışmak demek bu olsa gerek.

Hayatımın en kötü anı, hala iğrenç bir şekilde rüyalarıma giren saldırıya uğradığım gece yaşadıklarım. Yaşamımı sürdürebilmemin birisinin ellerine bağlı oluşu ve benim o ellerden kaçmayı başarabildiğim için şanslı hissetmem.

Yalnızken, televizyonu kapatırım, radyoyu açarım. Mutfakta oturmayı severim. Bazen de sırtımı güneşe vererek uyumaya ve çalan telefonları duyduğum halde yanıtlamamaya bayılırım. Düşünmek, yazmak, karalamak, çizmek, okumak ve daha pek çok şey için efsanevi zamanlardır benim için yalnız olmak. Unutmadan, ışığı kapatıp bir de mum filan yakmayı severim.

Nefret ettiğim, şeylerin başında pek çok şey geliyor aslında. İkili ilişkiler içindeki maydonozlar, trafikte agresifçe araba kullanan hanzolar, kursta onluk sistemdeki basamakları inatla her seferinde ayırtma talebinde bulunan yaşı geçmiş kızlar, benim hayallerimi yaşayanlar... Daha büyük bir genelleme yapmak istersek aslında neredeyse herşey. Mesela beğendiğim ayakkabının fiyatını mağaza giderlerini karşılayabilmek adına 300 küsür lira yapanlar, kozmopolit şehir yapısı, daha iyisi için çok çok çok çok daha çok çalışmak ve didinmek zorunda kalmak fakat didinmeye başlamak için bile çok fazla çaba sarf etmek. Bu böyle uzar gider.

İşim, hiç aklınıza gelmeyecek bir mühendislik koluna ait bir boka yaramaz bişey. Sıradan bir insanı çevirip sorduğunuzda alacağınız yanıt gibi ben de kendi işimi yapmıyorum. Daha doğrusu hiç bir iş yapmıyorum. Yalnızca varlığım ile dünyanın düzeni içinde sürüklenip gidiyorum. Umutluyum; her an bu umuttan birşeyler azalsa da.

Kadınlar/erkekler, kadınlar, bir ara hayatta en çok korktuğum cinslerdi. İletişimimiz son derece zayıf, belirsiz ve çiğdi. Bırakın bir kadınla evlenmeyi, onunla aynı ortamda bulunmaktan bile çekinir haldeydim. Erkeklerse hayatımın her anında aklımda, bedenimde, hayatımda ve rüyalarımla yatağımdaydı. Onlarla olan iletişim biçimim yalnızca sözel olmadı, çoğu zaman da fiziki ve ruhsaldı. Erkeklerin kadınlardan daha çok 'anlaşılmaya' ihtiyaçları olduğunu düşünürüm. Kurdukları az sayıdaki cümlenin çoğu zaman zihinlerindeki yansımanın yalnızca küçük bir kısmını oluşturduğa inanırım. O yüzden işe onlarla daha iyi anlaşmaya çalışmakla başladım.


Hayat, yoluna koyulması, yıktığı ve kırdığı her hayalle yüreği enine boyuna düşünülmesi gereken önemli bir süreç. Kısa ama gerçeklerle dolu. Bazen sevindirici, bazen hüzünlendirici. Bir takım inanışlara göre öncesi ve sonrası var fakat kesin olarak bilmeden çok emin davranıp da bugününü riske atmamak lazım diye geçiyor derinden derinden. Her bir parçasını bir güne bölecek olursak eğer, içten içe değerini fazlaca bilmek gerekiyor.

Çocukken, aslında herşey daha güzel ve iyi değildir. Yalnızca biz bize gösterilmeyen kötülerle ve çirkinlerle karşılaşmıyorduk.

Başkalarının zayıf tarafı, acı şekilde etrafındaki diğer insanlar tarafından kullanılması gereken emsalsiz birer fırsat. Bazen ne zaman bu kadar acımasız ve duyarsız hale geldik / getirildik diyorum, ardından bu hale gelmemizde duysarsızlaşmamıza neden olanların da varlığı gözümün önüne geliyor.

Yalan söylemek;  alışılagelmiş bir yanılgı, vicdani rahatsızlıktan günden güne uzaklaşılan ve doğalmışçasına kabul edilen mübahlarla ile karıştırılıyor. Neredeyse hepsinin altında yatan kendine özgü doğrular var fakat hemen hemen bütün doğruların üzerini tek bir yalan örtebilir. İşte bunun farkında değil insanlar.

Her şey kötü gittiği zaman, durup düşünmeyi, kötülüğün nedenini öğrenmeyi ve geri dönüp buna neden olan şeyin değiştirilip değiştirilemeyeceğini düşünüyorum artık sıklıkla. İşin hangi tarafından bakarsam bakayım, uzun süredir aslında benden daha değerli pek bir şey yok. Kötülükler ve yoluna gitmeyen şeylere karşı olabildiğimi kadar kayıtsız kalabildiğim sürece etkilenmeyeceğimi hissediyorum.

Geceleri, bir süredir uyumadan önce karanlıkta oturarak neredeyse yüzyıllardır bitiremediğim kitabıma eklemeler yapıyorum. Kulaklık harici bir aygıtla hafif müzik dinleyerek bazen fotoğraflara bakıyorum. Elimin altında olan fakat fark etmediğim şeylerin değerini daha iyi anlayarak sıcak bir gece geçirebildiğim için şükretmeden uyumuyorum.

Başkalarına göre ben, delinin teki, görgüsüz, ortalık malı, fahişe, melek, tanrı, pislik, cırtlak, paçoz yada sayamadığım pek çok şey olabilirim. Önemli olan benim kendimi ne olarak gördüğüm yada sevdiğim insanlarla beni sevdiğini düşündüğüm insanların benim hakkımda ne düşündükleri. Ona bakarsan, ben, kendime göre İngiltere tahtının 7. göbekten varisiyim.

Kurtulmak istediğim korku, ölüm anımın nasıl olacağına dair kurduğum hayallerin yaşattığı o tarifsiz kederin yarattığı korku.

Bazen düşünüyorum da, bizler çoğu zaman etrafımızda hiç tanımadığımız yada tanıma ihtimalimiz bile olmadığı insanlar çok fazla değer veriyoruz. Onlara hak ettiklerinden çok daha fazla ve farklı anlamlar yükleyip bir de üstüne onlara yüklediklerimizin hakkını vermelerini istiyoruz. Değiştirmek bizim doğamızda var, tanıdığımız herkes, kişisel fikirlerimiz ve düşüncelerimizle uyuşan şekilde davransın istiyoruz ve bu da bizi yoruyor. DAha sakin ve uyumlu olmakta ölesiye fayda var.

En çok utandığım şey, ortalıkta birileri varken tuvalete çıkmak. Tuvaletimi yaparken çıkan sesin birileri tarafından duyulması kadar hayatta çekindiğim başka birşey yoktur. Hele ki bu kişileri yakınen tanıyorsam fakat hala aramızda belirli bir mesafe varsa... Of of!

Keşke ben, üniversite sınavına girdiğimde yaptığım tercihlerde yada seçtiğim okullarda daha dikkatli davransaydım. Yada 2010 KPSS'ye girerek o sene atanan yüz kadar meslektaşımdan birisi olabilseydim...

Anlamıyorum, tarih bilgisinin bana gelecek ömrümde neler kazandıracağını... Sürekli ve durmadan daha ileri gitmemiz yada bakmamız gerekirken neden geçmişe saplanıp kaldığımızı, bununla neden başa çıkacak kadar gücümüzün olmadığını... Bir kaç sene öncesine kadar insanları anlamadığımı düşünürdüm ki artık sınırlı sayıdaki arkadaşım dışında kalanları dinlemeye bile çalışmıyorum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hamam, peştemalli ahlak bekçileri ve herşeye rağmen iş tutan lateks gaylar

İzmir'deki şer yuvası: Kemeraltı coğrafyası

Dostluk anlayışınızın içine tükürme zamanı.