Yüksekkaldırımda bir ikona

Yüksekkaldırım'dan Tünel'e doğru iniyorduk bir hışım. İstanbul'a fazla gelen bir yağmur İstiklal Caddesi'ni silip süpürüyor; aklıyor paklıyor, tramvay yolunun kenarındaki taşlardan şehrin altındaki gizli dehlizlere doğru süzülüyordu. Pişmanlıkla yıkanıyordu her bir zerremiz, ne bok işimiz vardı kışta kıyamette İstanbul sokaklarında. Donmuştuk adeta Norveç fiyordlarında üstümüzde ince bir montla gezmişçesine. Gereksizdi aslında o seyahat en başından beri.

Sokaklarda tek bir insanın kalmayışına güceniyordum içten içe. Herkes evine barkına - otuna oteline çekilmişken garipler gibiydik o sokaklarda, bir başımıza. Hoyratça. Gri bulutların pek gideceği yoktu üzerimizden. Aksine daha da çoğalıp tepemizde bir yerlerde toplanıyorlar ve denizden aldıklarını bizim üzerimize bırakıyorlardı. Tek sığınağımız belki de St. Antuan Kilisesi'nin girişindeki kırmızı tuğlalarla çevrili demir kapının sundurmasıydı. O da eğer şansımız varsaydı, kalabalık değilse kaçacak tek yer sokak aralarındaki hanların giriş katlarının metruk ve sidik kokan lağım ağızları.

Öylesine derbeder bir o kadar da bedbaht izlemek zor gelmiyordu hiç bana. Sonuçta İstanbul'a ait biri değildim, olmaya da niyetim yoktu. Belki bir gün içinden geçip giderken bir kaç günlüğüne konaklar sonra Akdeniz'in kıyısına dair hayaller kurmaya ve kendime acımaya eve dönerdim. Salak saçma bir hayaldi başımdan geçip gidenler. Bir gün her şeyin çok güzel olacağını sanarak geleceğe dair umutlarımı bir an bile kırmadan, umudun bendeki yansıması olan pembeli leylaklı morlu auranın etkisinden bir an bile çıkmadan geçip giden kocaman bir on yıl aslında.

Neresinden tutup da düzeltmeye başlamam lazım benim hayatı? Hayatımı? Yok öyle başkasıyla ortak, bir başka adamla yada kadınla müşterek bir hayat bundan sonra. Şu dünyadan siktirolup gidip başka bir gezegende başka ve belki de daha iyi bir hayatı kurana kadar geçen süreyi daha iyi, daha çekilir ve daha az karamsal hale getirmenin bir yolu var mı? Galiba yok. Çünkü sonuçta Türkiye denilen yerde yaşıyoruz ve ülkenin göreceli olarak cennet olarak kabul edilebilecek yerlerine yalnızca bir kaç saat uzaktayken - arabayla bile - hayatı kendimize cehennem etmeyi becerebiliyoruz. O da benim ayıbım olsun artık.

Yüksek kaldırımda bir ikona. Şemsiyesi yalnızca filmlerde gördüğüm abartılı Çin imparatorlarının saraylarından fırlayıp gri gökyüzünün altında Tanrı Zeus'un bize lütfettiği bir şimşek misali önümüze konmuş kadar beklenmedik, oraya uygun değil ve... Nasıl söylesem bilmiyorum ama... Çok görgüsüzce. Taksi bulamamış ama bir o kadar da acınasılığına yakılmış ağıtların ağırlığını sırtında taşıyan, yaşadığı şehri hoşlanmadığı insanlarla paylaşmaktan hoşnutsuz, benmerkezci, kibirli, bir o kadar da yosma ama aynı zamanda kültürel birikiminin yarattığı mirasın getirdiği hoşgörü sınırları dahilinde karşısındaki anlamak ve onun yerine kendini koyabilmek için empati yapmaya hazır bir ikona.

Mesela ben olsam o ikonayı bırak mabedimin baş köşesine koymayı kapısından içeri sokmam; sokmadığım gibi bulduğum ilk iblis ateşinin içinde yanışının çıkardığı ibretlik çıtırtılarını dünyanın en güzel melodisi beller kulaklığıma uyku müziği diye eklerim. Ama tabi o zamanlar bu günkü gibi çirkin, hoşgörüsüz, şırfıntı, aşüfte, yırtık, kaltak, fahişe ve bilimum başka sıfatları taşıyacak kadar yükselmedim.

Çünkü o zaman böylesine yararlı değildim. Kaybettiğim maddiyatın ve manevi yaşamın detaylarını barındıran niteliklerin sayısı şimdiki kadar fazla değildi. Hayat hemen hemen herkese davrandığı kadar acımasız ve saçma sapan davranmamış ben böylesine yaşlanıp ölümü bekler olmamıştım. Belki böylesine çok çekip gitme isteğim de yoktu yaşadığım şehirden, sürdürüdüğüm hayattan ve belki de bu dünyadan. Kıskanmıyordum başka insanların ellerindekileri; elde ediş yöntemlerini bildiğim halde gülüp geçiyordum. Hayat böylesine hızlı geçmiyor yaşam benden böylesine hızlı uzaklaşmıyordu.

Yüksek kaldırımda bir ikona; kulağından sarkan, ucu incili altın bir küpe, elinde Çin işi bir kağıttan şemsiye, kolunda sahte olduğu her halinden belli olan çanta, ayağında Çarşamba işi rugan havası verilmiş bir çift çizme ve bardaktan boşanırcasına yağan yağmura aldırmadan üzerine geçirdiği deve tüyü rengi bir pantolon ve yakası kürklü bir kaban. Sokakta yürürken ona değen tek şey ters bakışlar, ıslak hayretler ve gücü yetmemiş bıkkınlıklar. Başka hayatlar, başka yaşamlar.

Share:

0 yorum:

Yorum Gönder