Bir ürünü Emily kadar kolay pazarlayabilmeyi çok isterdim.
Ve tabii aslında kendimi de.
Asıl konuya geri dönecek olursak...
Ben de bir anda aklıma gelen fikirleri aklıma geldiği gibi (yani herhangi bir filtreden geçirmeden) söylediğimde, müşterim yüzüme sg mck der gibi bakmasın da...
Tıpkı Emily'nin pahalı müşterileri gibi, bir anlığına durup gözleriyle Paris'in aşkla yoğrulmuş yıkanmış (tabii bolca idrarla da) sokaklarında tutunacak bir dal arasın ya da işi biraz da modernleştirelim; görüşme online yapılıyorsa, pahalı bir çerçevenin ardına gizlenen gözleri Mac'in ekranının üstündeki kameranın dışında bir yerlerde gezinsin; uzaklara dalsın ve dünyaya yeniden döndüğünde parmağını şıklatıp harika fikir desin ve her şey birden yoluna girsin.
Herkes sçtık sanırken birden damarlarımızda dolaşan adrenalinin yerini geçici heveslerin tetikleyicisi dopamin alsın.
Aynı sahnenin hemen ardından şehirdeki en pahalı yerlerden birini tutmuş, stopajını ödemiş, cateringini yapmış ve etkinliğe başlamış olayım.
Hepi topu 10 saniye falan sürsün bütün iş.
Mesela.
Nasıl, güzel hayaller, değil mi?
...
Sanırım toplantının ortasında ne hikmetse kimsenin daha önce kimsenin aklına gelmemiş fikirleri ortaya atıvermek tüm ajans başkanlarının yeni birini işe alırken şart koştukları stres altında çalışabilmek kriterini karşılayan şey.
Avrupa'daki pazarlama dünyasının Amerika'dan pazarlamacı getirmesindeki asıl amaç bu sıra dışı cazibeyi benimsemek / benimsetmek mi?
Avrupa'da işler daha romatik, yavaş ve sürdürülemez şekilde mi ilerliyor?
Fark ettim de, ne hikmetse tüm fikirler de Emily'den çıkıyor.
Aynı ajansa varlığıyla anlam ve değer katan, siyahi olmak, gay olmak ve muhtemelen benim henüz keşfedemediğim daha pek çok dezavantajı en ekonomik biçimde bir potada eriterek görünür alan açmayı mümkün kılan, frapan, olabildiğince renkli küstümleriyle kolay ve ucuz şekilde bir tür equality jokeri olarak tanımlayabileceğimiz Julien'le altı kırmızı (LB) ve turuncu (Santoni) ayakkabılar giyen, uzun boylu ve yoklukta gideri Luc, Emily şehre ve tabii ki şirkete gelip her biri diğerinden daha tuhaf stilettolarıyla ofisin ortasında yürümeye başladığından bu yana eski ve kendilerinden beklenen yüksek performansı sergilemekten bir hayli uzakta.
Ben Silvia'nın yerinde olsaydım ikisini de ciddi bir performans değerlendirmesine tabii tutup...
Birden her şeyi küçük beynimin içinde lokalleştirip işler sanki orada da buradaki gibi çetrefilli ve alengirli yürüyor sandım, sorry.
Acaba Fransa'da da insanlar birbirinin yüzüne bakıp gülümserken karşıdaki kişi sırtını döner dönmez bizdeki gibi gözlerini büyütüp ağızlarından köpük saçarak dedikodusunu yapmaya başlıyor mu?
Fransa'dan katılımcılar yazsın.
...
Kısacası, Emily'nin hayatından özendiğim pek çok şey var, gıpta ediyorum yani.
Mesela ben de her gün birbirinden daha ilginç kıyafetlerimi giyip saat on bir civarında ofise gitmeyi ve on ikide üç saat sürecek öğle yemeklerine çıkmayı severdim sanırım.
Tamam, ilginç kıyafetler olmasın mesela da, özel dikim takım elbiseler, gömlekler ve özel üretim ayakkabılar olsun.
Her biri diğerinden daha zengin ve farklı kulvarlardaki başka potansiyel müşterilere erişim sağlayabilecek müşterilerden bir tür karma yatırım portföyü yapıp dönemsel olarak içlerinden biriyle flört ederken, altı turuncu ya da kırmızı renkli pahalı kösele ayakkabıların içinde Paris sokaklarında gezip yiyip içmeyi, her gece başka bir etkinlikte boy göstermeyi çok isterdim.
Bunların hiç birisi mümkün değilse, hiç olmazsa aylardır öle bayıla vitrinde izlediğim Samsonite'ın Easy Dive backpackımı çok sevdiğim bir arkadaşım yurtdışına gittiğinde yanında getirmeseydi de sevgilim alsaydı, en azından.
...
Çok isterim mesela yeni sezon Santoni, Berwick ve Bontoni gibi markaları dolap ve gardrops'dan kovalamak ve eski sahipleriyle çirkin pazarlıklara tutuşmak yerine bir cumartesi günü Libas'a gidip en beğendiklerimi denemeyi.
Sevgilim kartını uzatsın, ben içi turuncu karton poşetleri taşırım.
Gerçi benim hayattan beklediğim şeyler gibi erkeklerden beklediklerim de basit; kendi ayakları üzerinde durmayı başarsın, az çok bir geliri olsun, birlikte sosyalleşebilelim... Yani çirkin, fakir ve yanıma yakışacak birisi olmasın da...
Hayat / kader, oyalama artık.
Evet hayat adil değil, bu kadarını burnumuz asfalta sürtünürken, kıçımız hamam kurnalarında kavrulurken öğrendik.
Fakat kader, aralarında benim de olduğu bir takım insanlar için pek de beklendiği gibi yazılmamış olabilir.
Biz yine de bu kadarına şükür diyerek yolumuza devam edeceğiz.
Sanki başka türlüsü için çaremiz varmış gibi.
(Burada xCoach'ın gözleri dolar ve ağlamaya başlar)
...
Basit ve size pek de yabancı gelmeyen bir itirafta bulunmak gerekirse eğer, Emily in Paris'in bende tetiklediği hemen hemen tek şey, ihtiyacım olmayan şeyleri alma isteği, yani bolca alışveriş yapmak.
Mesela artık pek ceket giy(e)miyor olsam da, yeni bir lacivert takıma ihtiyacım varmış gibi geliyor. E tabii onun altına bir çift yeni ayakkabı hiç fena olmaz.
Geçen gün gördüğüm bordo loafer yeni yün takımımın altında harika dururdu örneğin, alıyim di mi kız?
Hayat tabii de Emily'ye güzel; ne sandın ki sen?
Emily'nin sunduğu fikirlerin hepsi ilginç, hepsi güzel, hepsi uygulanabilir hepsi dahiyane...
Hayat bu sefer Emily'yi seçmiş.
Kurguyu bir kenara bırakırsak eğer, gerçek hayattaki Emily gibi karakterleri ve ne kadar vasat şeyleri büyük bir başarıymış gibi sattıklarını gördüğümde, bir kaç hafta önce kullanıldıktan sonra kaybolan, sonradan yatağımın altında bulduğum çilekli bir prezervatifin içindeki rengi sarıya dönmüş döl sevimsizliğinde bir ruh haline bürünüyorum.
Onun yaptığı şey marketing exec ise benim yaptığım ne?
Cuma günü son dakikaya set edilmiş bir toplantının tam ortasında, burnumun ırzına hafif bir teklifsizlikle geçen, kimden geldiğini herkesin çok iyi bildiği ama bilinçli olarak bilmemeyi tercih ettiği lahmacun kokulu ince ve sessiz bir ossuruğun yarattığı hayal kırıklığı yaşıyorum Emily'ninkinden hiç de aşağı kalmayan fikirlerimi ben ortaya koyduğumda neden tutmadığını çözmeye çalışırken.
Halbuki benim bulduğum pazarlama fikirlerinin de hiç Emily'den aşağı kalır tarafı yok.
Gözlerim ofisin dışındaki kuru ağacın dallarında, dallar Zemheri fırtınasına direnmeye çalışıyor. Bakalım ben daha kaç Zemheri fırtınasına dayanacağım diye düşünmeden edemiyorum.
Böyle bir dramanın tam ortasında, birisi yüz yıl öncesinden geliyor ve sentetik bir çarşafa dolanmış halde ofisin ortasında dolanmaya başlıyor; Kezbahn teyzeniz hortluyor Avrupa kıtasından bir yerlerden yeni yaşamına dahil ettiği yeni ismi ve hayata geçirmeyi başardığı yeni kariyeriyle;
dudaklarını büzüyor ve serzenmiyceksinn diyor; duyuyor musun beni?
Evet abla, duyuyorum. Senden kalan her ama her anıyı istisnasız şekilde mahalledeki her çöp kutusuna pay ederek atarken bunu bir köşede unutmuşum.
Fakat serzenmemek şu aşamada pek mümkün görünmüyor;
her ne kadar dakikalardır üzerinde tepindiğim konu bir tür film / kurgu / eğlence / şamata olsa da, dünyanın bir yerinde işler böyle yürüdüğünü bilmek haksızlığa uğramış gibi hissettiriyor.
Şaşıracaksın belki ama bazı insanlar gemilerini tam da Emily gibi yürütüyor.
Ve bunu çok da iyi bir şekilde yapıyor.
Ve ben sanırım ortada dönen paradan pay kapamıyor olmayı dert ediyorum.
Kezbahn teyzenizin bir sözü daha kulaklarımı dolduruyor aynı anda;
Gerçi bu sefer kendi serzenişini duyar gibiyim: sen de yap.
...
Olay zaten olan bir şeyi olduğu gibi kabul etmek, gemileri yakmak, köprüleri yıkmak, göbek taşının orda ağzına almak, damağında bir başka adamın orgazmını hissetmek ve yaklaşık yarım saat sonra hiç bir şey olmamış; hiç kimse hiç bir şey yapmamış, herkes masum, herkes sütten çıkma ak kaşık gibi yoluna gitmek ve başarmak için yeni yollar aramakla ilgili değil.
Bugün durduğum yerden ne kadar çok şeyden pişman olduğumu bilmek belki seninle aramızda çok da derin olmayan bir bağ kurmaya yetebilir.
Tamam, kurduysak şimdi koparabiliriz. Kırt.
Evet, doğru söylüyorsun, keşke ben de yapsaydım.
Evet keşke bugünkü aklımda yirmi bir yaşıma dönseydim ve Kızkalesi'ndeki o tatilden sonra koşa koşa Ankara'ya geri dönmek yerine bir an önce iş hayatına atılmaya bakardım, mesela.
Hiç olmazsa, dünyanın bu tarafındaki hayatın Fransa'da satın alınan bir pazarlama ajansına marketing exec olarak atanıp orada kolayca yeni bir hayat kuran Emily'ninki kadar kolay olmadığını daha önce öğrenirdim.
Ve sanırım, bir de bir şey satmaya önce kendinden başlaman gerektiği gerçeğiyle yüzleşiyorum Emily'yi seyrederken. Beni tedirgin ve huzursuz eden şey de sanırım bu, henüz götümü bile doğru dürüst birine satamamışken tasarım ve fikir satmaya yelteniyorum.
Şimdi bilmiyorum ama Kızkalesindeki o gün sanırım bir çok şeyin değiştiğü gün. Şimdi yere indim ve soğuk yüzüme çarptı.
Neyse, canım sıkıldı yine,
By.
0 Yorumlar