Filan, neyse...

Birbirimizin hayatından öylece çıkıp gidivermemizi bir türlü hazmedemiyorum.

Bir insanın bir diğer insanın hayatının rutin bir parçası haline gelmiş olmayı başarması aslında çok büyük bir olay. Bunun temelinde aslında biraz da bir başkasının hayatına, yaşayışına, günlük hayatına ve kişiliğine saygı duymayı alışkanlık haline getirmiş olmayı başarmak var.

Gururla söylüyorum ki, hayatıma giren hiç bir erkeğin kabusu olmadım. Hayatlarına ve hayatlarını yaşayış biçimlerine saygı duydum, özel alanlarını hiç bir zaman aşmadım.

Ama but fakat, taktir ederseniz ki seven sikilir misali hemen hemen hiç bir zaman bunun bir faydasını görmedim.

Tam tersini de denedim. Elbette ki hamamda sikiştiğim adamların başlarına ekşimiş bir yoğurt misali musallat olmaktan bahsetmiyorum. (Düşünsene, sabah henüz afyonun dahi patlamamış fakat hamamda arkanı döndüğün herifle göz göze geliyorsun ve Basmane istasyonunda seninle birlikte inip seni çekeleyerek yeniden hamama sokup sikmeye çalışıyor) Sürekli sıkıştırdım, sürekli varlığımı hissettirdim, mesajlarla, fotoğraflarla, youtube linkleriyle doldurdum telefonunu.

Sonra ne mi oldu?

Siz zaten bir süredir hayatımın gidişatını biliyorsunuz, eski düzene döndüm. Kendimi kandırmaya başladım "çalışmam, çok çalışmam ve hayatımı daha fazla düzene sokmam gerekiyor".

Belki de DIVA teyzenizden bana kalan en iyi şeylerden birisi bu kendini kandırabilme başarısı. Düşünsene, ortada elle tutulur hemen hemen hiç bir şey yok fakat sen kendini "çok çalıştığına" ikna edebiliyorsun.

Filan. Neyse.


Rüya

Keşke rüyalarımızı kaydedebiliyor ve kendimizi kötü hissettiğimiz gecelerde onları tekrar tekrar oynatabiliyor olsak.

Örneğin delicesine sevildiğimizi hissettiğimiz anları sonsuza dek hatırlamaya ve o anların pırıltısını yaşamaya çalışmak yerine uyumadan önce ekstörnıl harddiskimizin ilgili klasöründen çıkarıp o gece izleyebilsek...

Belki de hafıza böyle bir şey, bir şeyleri unutmazsak yerine yenilerini koymamız zorlaşacak ve artık sahip olamadığımız gerçekler, şeyler ve insanların olmayan gerçekliği ile yıkılıp gideceğiz...

Bana eğer bugün sorsanız (ki kesilen yorumlardan artık buralara pek uğramadığınız gerçeği ile yüzleşiyorum) Kurabiye'yle birlikte gittiğimiz Yapraklıkoy'da, ışıl ışıl parıldayan kış güneşinin altında ayaklarımız denize bir kaç santim uzaktayken birbirimize bakışımızı loop'a alıp izlemek harika olurdu.

Ama güzel bir rüyaydı ve bitmesi gerekiyordu...

Bitti.

Not: Bu satırları yazarken düşündüm de... Geçmişte kalanları tüm gerçekliği ile hatırlamak galiba fazla acı verirdi ya. Düşünsene, terk edilmişsin, ayrılmışsın, taşınmışsın hatta ölmüşsün. Belki de video çekmek bu yüzden çok iyi bir şey gibi gelmiyor bana.

Neyse.


Mutluluklardan mutsuz hissetmek



Yine bir hicran yaramı kapatma çabamla karşınızdayım.

Koliye gidip aşık olma ve ardından ondan yediğim iletişim engellerinin sarkastik çırpınışlarıyla başa çıkmaya çalışırken aynı zamanda Cookie Monster'ın hayatımdan çıkıp gidişinin ardından yaşayıp bitirdiğim arınma evresini aslında yaşamamış olduğum gerçeği ile yüzleştim.

Temelinde biriyle sikişip sabahında arabama binip oradan ayrılmanın ötesinde bir alışkanlık bu. İçinde biraz kıskançlık var; sahip olma ve ait olmanın o göz kamaştıran ışıltısı ve bir süredir bu ışığın altında aydınlanamıyor olmak yaralar açıyor bedenimde.

Evet, itiraf ediyorum, onun biriyle olmasını, birbirlerine ait olmalarını, özel günlerinde birbirleriyle güzel vakit geçiriyor olmalarını kıs-kan-dım.

Çok çirkin bir şey aslında mutluluklardan mutsuz hissetmek ve bu hissin beni günden güne daha fazla ele geçirmesini engellemenin yolunu bulmam gerekiyor.

Bu da böyle bir yüzleşme olsun.


Yüksekkaldırımda bir ikona

Yüksekkaldırım'dan Tünel'e doğru iniyorduk bir hışım. İstanbul'a fazla gelen bir yağmur İstiklal Caddesi'ni silip süpürüyor; aklıyor paklıyor, tramvay yolunun kenarındaki taşlardan şehrin altındaki gizli dehlizlere doğru süzülüyordu. Pişmanlıkla yıkanıyordu her bir zerremiz, ne bok işimiz vardı kışta kıyamette İstanbul sokaklarında. Donmuştuk adeta Norveç fiyordlarında üstümüzde ince bir montla gezmişçesine. Gereksizdi aslında o seyahat en başından beri.

Sokaklarda tek bir insanın kalmayışına güceniyordum içten içe. Herkes evine barkına - otuna oteline çekilmişken garipler gibiydik o sokaklarda, bir başımıza. Hoyratça. Gri bulutların pek gideceği yoktu üzerimizden. Aksine daha da çoğalıp tepemizde bir yerlerde toplanıyorlar ve denizden aldıklarını bizim üzerimize bırakıyorlardı. Tek sığınağımız belki de St. Antuan Kilisesi'nin girişindeki kırmızı tuğlalarla çevrili demir kapının sundurmasıydı. O da eğer şansımız varsaydı, kalabalık değilse kaçacak tek yer sokak aralarındaki hanların giriş katlarının metruk ve sidik kokan lağım ağızları.

Öylesine derbeder bir o kadar da bedbaht izlemek zor gelmiyordu hiç bana. Sonuçta İstanbul'a ait biri değildim, olmaya da niyetim yoktu. Belki bir gün içinden geçip giderken bir kaç günlüğüne konaklar sonra Akdeniz'in kıyısına dair hayaller kurmaya ve kendime acımaya eve dönerdim. Salak saçma bir hayaldi başımdan geçip gidenler. Bir gün her şeyin çok güzel olacağını sanarak geleceğe dair umutlarımı bir an bile kırmadan, umudun bendeki yansıması olan pembeli leylaklı morlu auranın etkisinden bir an bile çıkmadan geçip giden kocaman bir on yıl aslında.

Neresinden tutup da düzeltmeye başlamam lazım benim hayatı? Hayatımı? Yok öyle başkasıyla ortak, bir başka adamla yada kadınla müşterek bir hayat bundan sonra. Şu dünyadan siktirolup gidip başka bir gezegende başka ve belki de daha iyi bir hayatı kurana kadar geçen süreyi daha iyi, daha çekilir ve daha az karamsal hale getirmenin bir yolu var mı? Galiba yok. Çünkü sonuçta Türkiye denilen yerde yaşıyoruz ve ülkenin göreceli olarak cennet olarak kabul edilebilecek yerlerine yalnızca bir kaç saat uzaktayken - arabayla bile - hayatı kendimize cehennem etmeyi becerebiliyoruz. O da benim ayıbım olsun artık.

Yüksek kaldırımda bir ikona. Şemsiyesi yalnızca filmlerde gördüğüm abartılı Çin imparatorlarının saraylarından fırlayıp gri gökyüzünün altında Tanrı Zeus'un bize lütfettiği bir şimşek misali önümüze konmuş kadar beklenmedik, oraya uygun değil ve... Nasıl söylesem bilmiyorum ama... Çok görgüsüzce. Taksi bulamamış ama bir o kadar da acınasılığına yakılmış ağıtların ağırlığını sırtında taşıyan, yaşadığı şehri hoşlanmadığı insanlarla paylaşmaktan hoşnutsuz, benmerkezci, kibirli, bir o kadar da yosma ama aynı zamanda kültürel birikiminin yarattığı mirasın getirdiği hoşgörü sınırları dahilinde karşısındaki anlamak ve onun yerine kendini koyabilmek için empati yapmaya hazır bir ikona.

Mesela ben olsam o ikonayı bırak mabedimin baş köşesine koymayı kapısından içeri sokmam; sokmadığım gibi bulduğum ilk iblis ateşinin içinde yanışının çıkardığı ibretlik çıtırtılarını dünyanın en güzel melodisi beller kulaklığıma uyku müziği diye eklerim. Ama tabi o zamanlar bu günkü gibi çirkin, hoşgörüsüz, şırfıntı, aşüfte, yırtık, kaltak, fahişe ve bilimum başka sıfatları taşıyacak kadar yükselmedim.

Çünkü o zaman böylesine yararlı değildim. Kaybettiğim maddiyatın ve manevi yaşamın detaylarını barındıran niteliklerin sayısı şimdiki kadar fazla değildi. Hayat hemen hemen herkese davrandığı kadar acımasız ve saçma sapan davranmamış ben böylesine yaşlanıp ölümü bekler olmamıştım. Belki böylesine çok çekip gitme isteğim de yoktu yaşadığım şehirden, sürdürüdüğüm hayattan ve belki de bu dünyadan. Kıskanmıyordum başka insanların ellerindekileri; elde ediş yöntemlerini bildiğim halde gülüp geçiyordum. Hayat böylesine hızlı geçmiyor yaşam benden böylesine hızlı uzaklaşmıyordu.

Yüksek kaldırımda bir ikona; kulağından sarkan, ucu incili altın bir küpe, elinde Çin işi bir kağıttan şemsiye, kolunda sahte olduğu her halinden belli olan çanta, ayağında Çarşamba işi rugan havası verilmiş bir çift çizme ve bardaktan boşanırcasına yağan yağmura aldırmadan üzerine geçirdiği deve tüyü rengi bir pantolon ve yakası kürklü bir kaban. Sokakta yürürken ona değen tek şey ters bakışlar, ıslak hayretler ve gücü yetmemiş bıkkınlıklar. Başka hayatlar, başka yaşamlar.