"Fanı falan mısınız?"

Yaşadığım semtin içinde beklenmedik şeyler oluyordu. Birbiri ardına düzenlenen festivallere Funda Arar, Volkan Konak ve hatta birisine Ebru Güneş dahi gelmiş ve sefil yaşamlarımız biraz olsun sıradışı detaylarla şenlenmeye başlamıştı. Arkası kesilmeyen sosyal patlamalarımız bizim mahalleye konumlanmış olan bir festival ile top noktaya ulaşmış ve zirvede bırakılan kariyerler misali bir kez daha mahallemize "sanatçı" namına uğrayan en ünlü kişiler Ankara'lı garip türkücüler en top eventimiz ise Sincan oturak alemleri olmuştu. Sonuçta Mozart Ankara'ya geldi de biz mi gitmedik?

Ben bir süre çeşitli kişiler ve oluşumlar için adına fanclub denilen saçmalıklardan yönettim. Şimdi para kazandığım işi geliştirmeme katkılarının olmasının haricinde bir kaç tane de iyi arkadaş edindim. Ama but fakat, bu işi de işte böyle bir festival sırasında yaptığım bir diyaloğun neticesinde bıraktım.

Bu fanclubların birisinde yayınlamak üzere 3 sınıf bir şantör ile kısa ve jenerik bir röportaj yapmıştım. İşte "ne zaman şarkı söylemeye başladınız, en sevdiğiniz mekan neresi, nerede ne yemeyi seversiniz" tarzında ve şimdi baktığımda saçmalıklarla dolu bir kaç paragrafa yanıt aramıştım. Bu şantörün bizim mahallede düzenlenen festivale geldiğini duyunca Facebook'tan mesajlaşmıştık ve orada buluşmak üzere sözleşmiştik.

O zamanlar da böyle bazı kişilerin yüreğini hoplatma kabiliyetim var; üzerime geçirdiğim beyaz bir tişörtü gri ve dar kesim bir eşofman ile tamamlayarak elime de bir kola alarak festival alanına gittim. Olanca kudreti ile yükselen apaçilerin arasından kulis tarafına geçip bizim şantörü sordum uzun tırnaklı ve boyama sarı saçlarına kombine ettiği kaynaklarının çevrelediği korkunç makyajlı bir kadına. Kadın bana oradan bir yerlerden apar topar bulunan vıcık vıcık yağlı ve ne etinden olduğu belli olmayan iğrenç dönerini ısırırken ne dedi dersiniz?

"Fanı falan mısınız?"

Hüüp; kolasından kocaman bir yudum aldı. Kolanın pis bir kağıt pipetten yukarı yükselişini bugün bile iğrenç bir anı olarak hala hatırlıyorum.

Tanrının artık benim belamı vermesi gerektiğini düşündüğüm zamanların sanırım ilkiydi.

Düşünsenize, götlü göbekli ve kalktığında hatırı sayılır derece dikkat çeken minikçe balcıyla kıllı bir adam kıyıda köşede kalmış bir festivalin derma çatma kulisine geliyor ve birisi ona saçma sapan ve adı duyulmamış bir kadının fanı mısınız? diye soruyor. O benim fanım olsundu ayol.

Bunun ardından nazikçe festival alanından uzaklaşarak eve gittim ve bir kaç saatimi nerede yanlış yaptığımı bulmak için yorganın altında ve yastığın üzerinde geçirdim. Galiba bir de festivalin sunucunun ayakkabılarını hayal ederek 31 çekmiştim ve ardından da kalkarak yönettiğim tüm fan kulüplerinin hostinglerinin fişlerini çektim.

Bir devir böyle kapandı...

Kendine rakip yetiştirmek istemediğinde


Malesef yaratıcı ajansların hiç de yaratıcı olmayan, yapış yapış kıskançlıkla bezenmiş ve aynı zamanda biçimsiz, abuk subuk iş ilanları ile bu aralar bir hayli fazlaca karşılaşıyorum (z).

Kreatif (creative - yaratıcı) yönüne baktığımızda aslında bu leş gibiliğin sonu malesef yok. Gereksiz samimiyet halleri, sosyal medyada zaman geçiren insanları arayıp ofisinde Facebook hesabına baktığı için azarlananlar, Linkedin'e baktığı için yeni iş aradığı sanılanlar ve Twitter'ı açtığı için dedikodu yaptığı üzerine yapıştırılanlar...

Bu pislik niye üzerimizde onu da bilmiyorum. Değersizliğin, değersizleştirmenin, yer yer aşağılamanın ve bundan içten içe haz duymanın neresi enteresan ve saimi, onu bilmiyorum. Yanınıza aldığınız birine bir şeyler öğretmek, ona değer katmak niye bu kadar değersiz?

Yanıtı basit aslında, rakip yetiştirmek istemiyorsunuz kendinize, değil mi?

Şimdi siktir ol git kendi çayını kendin demle.

Batakhane hamamında, elim sikimde - Bölüm 2: kurna başı kıllı ayıları

Bir önceki yazının en başında söylediğim Serdar Ortaç şarkısı konusunda şaka yapmıyorum. Bir süredir günde iki kez falan Yaşar Gaga'nın çıkardığı Alakasız Şarkılar albümünü Zuhal Olcay'ın Küçük Bir Öykü Bu albümünün yerine dinliyorum ve şarkıların o saççmasapanlığına rağmen kıvraklığını ve hareketliliğini seviyorum. Özellikle Dilberay'ın tipine bakmadan çığlık çığlığa bağırdığı "adına da derler seks, seeeks seeeeeeks seeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeks" şarkısını günde iki kez duymazsam günümün iyi geçmeyeceğin adım gibi biliyorum.

Erimeye başlayan günün sok mavi pırıltıları altında yürürken kulağımda Dilberay, Serkan Kaya ve o garip yeni üslubuyla söylediği Hayatı Tesbih Yapmışım şarkısıyla Aşkın Nur Yengi var. Tıpkı rüyalarımdaki gibi; gece olmak üzere ve ben Kemeraltı sokaklarındayım. Girecek bir erkek bedeni arıyorum ve koştura koştura sokaklardan geçip gidiyorum. Rüyalarımda olmayan ve orada olmasını aslında hiç beklemediğim şey ise yalnızca Dilberay ve o özgürlüğümüzü elimize almamızın elindeki anahtarı haykıran sesi: Adına da derler seks, seeeks seeeeeeks seeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeks!

Evet, kasıklarım şişti ve artık "çıkması gerekiyor", evet mekanı biliyorum ama bir türlü bulamadım. Ayağımdaki ayakkabı da zaten topuğumu sikti, o sokak senin bu sokak benim derken birden Alaaddin'in altından sarayı gibi parıldayan paslı tabelasıyla karşıma yegane batakhane hamamım çıktı. Hazırdım ve azgındım, korksunlardı benden, kaçsınlardı şerrimden.


Terden sırılsıklam olmuş Sarar gömleğim muhtemelen hamamın ederinden daha fazlaydı. Onunla yarışacak kadar değerli, pahalı ve şık olan ayakkabılarım ise başta hamamcı olmak üzere içerdeki 3 personelin dikkatini çekecek kadar ışıltılı, şık ve aynı zamanda tapılasıydı. Bana bahşedilen odada üzerimi değiştirip belime sardığım iğrenç peştemalle bir hışımla içeri daldım. Loş karanlıkta kurna başlarında yıkanan çıplak ve kıllı ayılarla köşelerde şaklayan daşşak seslerinin hayaliyle çalkalanırken ruhum şakaklarım nabzımla birlikte bir iniyor bir şişiyordu. İki tane ucuz plasik kapı kraliçelerini selamlarcasına açıldı ve önce çişimi yapmak üzere tuvalete gittim, sonra hamama daldım.

Bir sürü hayalim vardı akşam üstüyle ilgili. Gizli saklı bir seks cennetine düşmeyi ve orada kucaktan kucağa alınmayı hayal ediyordum. Beni karşılayan şey ise karanlık bir mahzen, göbek taşında bir tellak ve onun önünde çırılçıplak yıkanan bir adamdı. Neredeydi o kurna başı kıllı ayıları; hamamın içini dolduran daşşak şaklamaları, zevk çığlıkları ve seminifer sıvının vücudu terk ederken erkek bedeninin derinliklerinden çıkarttığı inlemeler?

Zebaniler siksin inşallah beni.

Batakhane hamamında, elim sikimde - Bölüm 1: Bayanlara

Bir sürü ahlaki iki yüzlülükle savaşmaktan ve mış gibi yapmaktan delicesine sıkıldım ve bu sıkıntıyla yaşamaktan ölesiye sıkıldım ve içimdeki fırtına ancak uzay-zaman bütünlüğü içinde bırakılan yeni bir Serdar Ortaç şarkısını içten içe beğenmemle dinecek gibi görünüyor.

İçim yanıyor, birinin bana dokunması lazım, en olmadık yerlerimde birden fazla elin gezmesine ve hatta kararlı bir şekilde en olmadık yerlerime dokunulması gerekiyor. Kısaca boşalmam gerekiyor ve bunu mümkünse olabildiğince genişleyerek kutsal çiçekten pörsümüş bir kurufasülye kabuğuna dönmüş ılıkça bir bedenin içinde yapmam gerekiyor ve yola çıkıyorum: İzmir'in şer yuvaları.

Ofisim Alsancak'ta ve temel olarak belirlenmiş bir duraktan bir sürü saçma sapan yere giden otobüs geçiyor; 80'i, 90'ı, 802'si 581'i, 252'si hep oradan geçiyorve mahşersi bir kalabalığın içinden süzülerek vakur bir şekilde beni yeni keşfettiğim batakhanenin oraya götürecek olan otobüse kendimi attım. Blueball olmakla olmamak arasındaki o garip haz çizgisindeydim. Çok şık blog yazıları olan KTOG bacımın da bir postunda yazdığı ve beni içten içe toplumsal yüzleşmeye zorlayan gerçeksel bakış açısı ile ifade etmek gerekirse "birikti ve çıkması gerekiyor".

İzmir'e dair en garip kanıksanmış alışkanlıkla o gün karşılaştım. Trafik kapatılmış ve bindiğim otobüs batakhanenin önündeki yoldan gitmek yerine Üçyol denilen yerden gidecek. Yeni soldaki kulağımı sağ elimi bacaklarımın arasından geçirip tutacağım gibi bir saçmalık. Yogacı olsam o kadar esneyemem yani, öyle bir saçmalık hali.

Üçyol durağında indikten sonra batakhaneye kadar yürüdüm ve bu da ortalama 45 dakika sürdü. Kararmaya başlayan havanın azametinden medet umuyordum. Batakhaneden en az iki kişiyi düşürmeyi, birini önüme diğerini de arkama almayı ve hatta hard gang bang sahneler içinde eriyip sabun köpüğü gibi kucaktan kucağa geçmeyi umuyordum. Ayağımdaki kösele ayakkabılardan ve üzerimdeki beyaz gömlek - kumaş pantolon kombinasyonundan da utanmıyordum Kemeraltı'nın dar ve her birisinde başka başka hikayeler olan sokaklarında gezinirken. Bir sokak paralelinden girdiğinizde kendinizi triko fasoncularının orda bulabileceğiniz hakikatli labirentin içine girdiğimde güneş çoktan parlak turuncu halini almış ve yarın geri gelmek üzere gidiyordu. Gözlüğümü boynumdaki kalın şehir hatları vapuru zincirinin üzerine yerleştirdikten sonra zemini Arnavut kaldırımlarıyla döşeli ve üzerinde bir sürü hikayenin biriktiği sokaktan içeri girerek sizin için üreteceğim yeni seks hikayesinin detaylarını netleştirmeye karar vermiştim ki kafamdan aşağıya buz gibi suların dökülmesine neden olan o olay başıma geldi:

19.30'a kadar
BAYANLARA

Ne bayan ayol?
Kadın o, kadın.

Sanki yolunu şaşırmış da aradığı adresi bulmaya çalışıyor gibi yapan sahte bir bear gibi en yakın dönemeçten döndüm ve yolumu şehrin en ünlü hamam batakhanesine doğru çevirdim. Ve asıl hikaye daha yeni başlıyor.