Boynumdan aşağı akan soğuk suya aldırmıyordum; içten içe yanan bedenimi soğutmaya yetecek kadar güçlü değildi suyun soğukluğu.
Adam beni banyonun ılık bir ıslaklığa bulanmış iyi görünen, adi hisli, klasik, düz, üzerinden onlarca farklı yaşanmışlığın geçtiği fayanslarla kaplı beyaz duvarına yapıştırdığında saat çoktan altıyı geçmiş, kırkı devirmeme kırk saatten az kalmış, yediğim trafik cezasının üzerindense henüz iki saat geçmişti.
Yapıştırdı beni olanca emrivakiliğiyle duvara ve yeşil gözlerini gözlerime dikti.
Doğum günün kutlu olsun koca adam.
İçimden yükselen sevinçle girdap karmaşık hissi yüzüme yerleştirdiğim profesyonel ve çarpık bir gülümsemeyle kamufle etmeye çalışıyordum; o esnada bacaklarımın arasında iri, güçlü ve kıllı bir kola bağlanmış pembe avuç içli bir el dolaşıyor, beni gönül rızamla teslim alıyordu.
Sana güzel bir doğum günü hediyesi vermek isterim diyor yeşil gözler gözlerimden ayrılmadan. Gerçekten utanıyorum ve başımı aşağı çeviriyorum, ikimiz de sertiz, ikimiz de istiyoruz, ikimizin de üzerinden Ankara'nın derinliklerinden bir yerden fışkırarak gelen bir su akıyor. Fark ediyorum ki artık daha ılık, daha katlanılabilir, bedenime değdiğinde daha az irkiliyorum, suyun altında daha çok kalmak istiyorum.
O esnada verilecek hediyenin pahalı bir çift ayakkabı ya da basit de olsa gönülden kopmuş bir takı olmadığını anlıyorum. Kaç yıldır kendime pahalı doğum günü hediyelerini yalnızca kendim veriyorum oysa ki, alışkın olmam lazım. Bir sene yeni bir cep telefonu, diğer sene bir tablet; hep yanında pahalı bir markanın ucuza düşürülmüş bir modeli...
Ha bir de unutmadan... Bir araba...
Gidip bizzat direksiyonuna oturduğum ve tamam alıyorum dediğim.. Sonrasında gidip bir çift daha ayakkabı almıştım kendime...
Toparlanıyorum.
Pembe avuç içi hem aletimi hem de toplarımı bir kefede topluyor. Canımı hafifçe yakacak kadar sıkıyor, gözlerim zevkle kısılıyor. Yine de başımı kaldırıyorum yukarı; üzerimde erkek olmanın gururu var. Bir erkek olarak başka bir erkeğin avucunda olmayı başarmanın acı biberin ağzımın içinde bıraktığı tuhaf hisse benzer kazanmışlık hissi var.
Acımıyor aletim, sadece hafif bir mide bulantısı hissediyorum toplarımı yanyana getirip tavla zarlarını sıkar gibi birbirinin üzerinde ezerken. Orgazm gibi de değil, cinsel bir ıstırap gibi de...
İçeri geçelim mi diyorum, geçiyoruz.
...
Tek kanatlı, şehri olabildiğince kuş bakışı gören pencereden altın saatler doluyor odanın içine. En sevdiğim saatler diyorum bedenimin daha önce hemen hemen hiç keşfedilmemiş yerlerini gönüllü olarak açarken.
Nefesim hırıltıyla çıkıyor, gözlerim devriliyor yumuşak yastığın üzerinde yüz üstü uzanırken. Dilimin ucundan bir cümle daha dökülüyor yarısı devrik, yarısı şehvetle buhar olmuş; ne yapıyorsun sen bana?
Yanıtın gelmesi biraz sürüyor; belki on saniye belki de on dakika... Hatta iki saat.
Doğum günü hediyeni hazırlıyorum.
Bu daha işin hazırlık kısmıysa hediyenin geldiği anı hayal bile edemiyorum. Az önce duşta, bedenimin her bir zerresinden geçirdiği sandal ağacı ve musk kokulu duş jelini adeta kalçalarımın arasında soluyor. Aletimin kökünden başlayıp arkama kadar çıkarıyor dilini, etrafında dolaştıktan sonra yeniden iniyor aşağı; bu sefer yarı yumuşak yarı sert aletimi ağzına alıyor, başını eviriyor-çeviriyor, salyasıyla ıslatıyor ve ... sahne yenileniyor.
Yorulduğunu, usandığını, benden bıktığını hatta az önce ihtişamlı bir taç gibi üzerimden çıkardığı beyaz kilodumu yüzüme vurarak evinden defolmamı isteyecek sanıyorum. Ama düşünceler havada asılı kalıyor, camın aralık duran perdesi titriyor, karşı apartmanda bir cam açılıyor ve güneş ışığı yüzüme vuruyor.
Altın rengi güneş ışığı yüzümü yaladığında içimde yumuşak, çok yumuşak ve ne yaptığını bildiğinden adım gibi emin olduğum bir kıvraklığa sahip bir şey hissediyorum. Aynı anda yatağın yanına çekiliyor yüz küsür kiloluk bedenim, göbeğimden aşağısı sanki uzay boşluğundaymış gibi sallanıyor, kasılıyor, irkiliyor, tedirgin oluyor, basacak bir yer arıyor ama bulamıyor.
İlk kez bir erkeğin dili buluyor içimdeki gizli cevheri. Telaşlanıyorum başta, kendimi kasıyorum, hoşnut sesler yükseliyor şapırtıların arasından, başını sabit tutup dilini sağa sola hareket ettiriyor, yıkılıyorum duyduğum hazdan. Eliyle kalçalarımı iki yana ayırıp seyrediyor az önce sahip olduğu değersiz ama birden değere binen şeyi.
Yaptırmadın mı daha önce hiç?
Hayır diyorum nefes nefese, hiç olmadı.
Seni nasıl oldu da kaçırdılar diye söze başlıyor, lafı yine kalçalarımın arasında bitiyor.
Bu sefer daha temkinliyim, ayaklarım nihayet yere basıyor, topuklarımı havaya kaldırıp belimi dikleştiriyorum ve kalçalarımın içinde gidip gelen hayaletin bedenime iz bırakışını dinliyorum.
Şap, şup, şap şup...
0 Yorumlar