Buharest olmaya yüz tutmuş hayaller


Amerikan yapımı insan odaklı belgesellerin çoğunu en fazla sizin kadar gerçekçi bulabiliyorum, çoğu işin aslı son derece yapay ve zorlama. Trend odaklı, dramatik çığlıklarla süslenmiş birer sonradan görme trajedik vaka. Yapay zekaya çektirseler o sahneleri, yeminle paraya para demezler.

Geçmişte yaşamış ailelerinin yaşamlarını araştıran yeni jenerasyonların geçmişle olan tutkulu bağlantıları bende bir miktar kıskançlık hissi uyandırır. Belki de hiç bir yönden geçmişe böylesine saçma sapan hisler beslemediğim için olabilir.

Örneğin zaman zaman abartılı bir taklitle taçlandırılmış salak bir senaryo ile iki gözümü ağlamaktan kızartıp şişirmeyi ve annemin yada babamın otuz iki göbek önceki akrabalarını aramak için başka bir ülkeye gitmeyi hayal ederim.

Derin iç çekişler eşliğinde o kapı senin bu kapı benim dolaşmayı, hiç tanımadığım insanların misafir odalarında çay içmeyi, tuvaletlerinde mastürbasyon yapmayı derin düşüncelere dalmayı, gözlerinin içine bakarak tanıdıklık emareleri aramayı ve oradan ayrılırken de yapmacık ve samimiyetsiz bir şekilde sarılıp tekrar görüşüp görüşemeyeceğimizi bilmediğim ama onları tanımaktan ölesiyle mutlu olduğumu ilan etmeyi filan.

Ya da, Avrupa'dan kalkıp gelmiş ve büyük büyük anneannesi Saliha'yı iki gözü iki çeşme arayan, ağlayıp bir miktar sinir krizi geçirirken de NatGeo'ya röportaj vermeyi ihmal etmeyen, sarışın, hayatına biraz aksiyon katmak üzere yollara düşmüş, zengin, hayalperest, büyük umutlar taşıyan ama bulacağı en iyi şeyin cahil kalnış bir köylü kadını olacağını bilmeyen Alman kız senaryolarım beni kendi kendime zaman zaman güldürür.

Bu yazıyı, çalıştığım şirketin yeni kimliği için slogan ararken karşılaştığım Romanya'lı girişimcilerin yaptıkları bir kaç bin enfes şey başlıklı bir yazıyı okurken yazmaya karar verdim. Çünkü, anne tarafından dedemgil Ankara'ya Romanya'dan göç etmiş. Yani bizim bir tarafımız aslında Drakula'lardan geliyor olabilir arkadaşlar. Bundan sonra ayağınızı buna göre denk almanız lazım.

Ya bu arada, sanki Türkiye'de başka şehir yokmuş; İstanbul, İzmir yada denize kıyısı olan herhangi başka bir lokasyon: Ayvalık, Küçükkuyu, Kuşadası, Bodrum filan, bok var gibi Ankara'ya yerleşmiş macırlar, manavlar şunlar bunlar. Bari Manisa'ya giden kafilede olaymıştık.

Annemle zaman zaman konuştuğumuzda Romanya'ya gidip pasaport istemeyi düşündüğümü söylerim. Çünkü sonuçta European Union bölgesinde yer alıyor ve benim bu içine sıçılmış Orta Doğu ülkesinden artık bir an önce kaçmam gerekiyor. Annemse bana konuyu ıspat edemeyeceğimizi, dolayısıyla E.U. pasaportunu unutmam gerektiğini söylüyor.

Olsun, hayali bile güzel.


Düşünsenize, ben bir gün Paris bearlarına_P, öteki gün Londra dungeonunda_Slave (Brexit gerçekleşene dek tabii), öteki gün Berlin bearlarının iç gıcıklayıcı detaylarla süslü şımarık partilerinde golden shower küveti...

Sitges'te tatilleri ve İspanyol ayılarının kucaklarında geçecek saatleri ve olmayan sabahları saymıyorum bile. Sanata ve sekse doyduğum bir yaşamı imagine bile edemiyorum şu anda.

İngiltere'de yaşayan Yahudiler bile neden Almanya vatadaşlığı istiyorsa beni de o yüzden Romanya vatandaşlığı istiyorum. Yani anlayacağınız, olay tamamen duygusal. Neyse, Buharest resimlerine bakmaya devam etsem iyi olur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hamam, peştemalli ahlak bekçileri ve herşeye rağmen iş tutan lateks gaylar

İzmir'deki şer yuvası: Kemeraltı coğrafyası

Dostluk anlayışınızın içine tükürme zamanı.