Pavır Rencırsçılık oynadığım günler, Musa ve Superman'ın fotoğrafı

İlk okul beşinci sınıfa kadar filan, bizim sınıfın içinde bir Power Rangers takımı vardı (tüylerim ürpererek yazıyorum bu satırları). Teneffüslerde filan bahçede oradan oraya koşturur, kötü Rita ve onun ucubeleriyle savaşırdık. (Rita, benim bugünkü kötü kadın idollerimden biridir halen)

Bana sanırım mavi ranger (ya da pembe) rolü bahşedilmişti fakat herşeyin başının ben olmam gerektiğini savunduğum için kırmızı ranger olmayı istemiştim. Mavi rencırı sınıfın en çalışkan çocuğu olan Engin'e de vermiş olabilirler, hatırlamıyorum. Musa diye bir velet vardı (şimdi taş gibi bear olmuş) ve onun sıranın arasından çıkarken Angaralı ağzıyla ve sarı dişleriyle 'gırmızı rencır benim la' deyişi, bugün bile gözlerimin dolmasına neden oluyor. Çünkü Musa beni dövebilirdi abisinden kalan koyu mor önlüğüyle.

Kırımızı rencır bendim ve sınıftın içinde de ben olmalıydım, sarı dişli, mor önlüklü Musa değil. Musa olsa olsa mor rencır olabilirdi o önlüğüyle.


Kimbırliyle Trıni isimli karakterleri daha önce yazdığım küçük Zeynep'le Zahide diye iki tane kız canlandırıyordu sınıfta. Koşmaktan ve rakip sınıfların rangerleriyle çarpışmaktan helak olduğumuz zamanlarda da pandikleşmecilik oynarlardı kendi aralarına Necla ve Zübeyde isimli bireyleri de alarak. Hatta sanırım bir kez de ben katıldım onlara. Gözde, Esen ve Derya'nın da kendi pandik grupları olabilir, anılarımı gözden geçireceğim.

Ay çok fena oldum, daha fazla yazamayacağım galiba. Gidip kendimi bir yerlerden atmayı bile düşünebilirim.

+

Çok popüler olduğu üzere, bana da bir tane oyuncak Power Rangers karakteri alınmıştı. Kırmızı ve 'metalik zırh, güç yukarı' dediklerinde parlayan steçli haliyle beyaz olan.


Power Rangers'in o parlak taytlarını seviyordum sanırım.

Yada dur, biraz daha iğrençleşeyim.

Superman, sinemalardan çıkıp televizyonda gösterildiği günün gazetesinden fotoğrafını kesip siyah bir poşet içinde okula götürmüştüm. El işi dersimiz vardı o gün ve çıkartıp çıkartıp bakıyordum gazeteden kesilmiş fotoğrafa. Aynı Musa, fotoğrafı elimden kaptı ve yırttı. Çok sinirlenmiştim. 'gırmızı pelerinining altında roketleri var' demişti bana işaret ve baş parmağını silah gibi yapıp bacağından aşağıda doğru tutarak. 'öyle uçuyor'.

Bu, karakterin fotoğraflarını orada burada taşımamın sebebi tabii ki bir taraftan da duygusaldı.

Şimdi bile, desteklenmeden, hangi Superman'ın kudreti böylesine kırmızı kilodundan taşacak kadar büyük ki?

İtiraf ediyorum ki, o fotoğrafı o kiloda her an her yerde bakabilmek için kesmiştim.

Ay bi siktirsin bu anılar hayatımdan ya.


Bir tane daha geldi.

İlk okulun yanında ortaokul binası vardı ve alt katı boş sınıflarla doluydu. Birimiz o sınıflara inip üç tane kutunun üzerine kirli bir perdeyi örtüp avluda hayalet! diye koşturuyorduk. Hayaleti görmek için dersten alel acele çıkıp bağıra çağıra o pencerenin önüne geçerdik ve korku dolu gözlerle hayalete bakardık. Musa gibi gözü kara olanlar bazen sınıfa girip kutuları tekmelerlerdi ve gözümüzde birer kahraman oluverirlerdi. Yalnızca o teneffüs için tabii. Musa'ya aşık filan mıyım lan ben yoksa?

Off. Şimdiki çok kötü.

Orta birinci sınıfta, yetiştirme yurdunda kalan bir çocuğu düzeltip yola sokacağımı filan sanıyordum. Doğru yol'un tanımı neyse artık benim için o zamanlar. Onunla gezmeler olsun, onunla vakit geçirmeler olsun, kavgalarını ayırmaya çalışmalar olsun. Bir keresinde, onların yurdundan birisi beni okulun avlusunda dövdü, koruyucum Fatih'de - çocuğun adı Fatih'ti -  o çocuğu dövmüştü. Cebinden çıkardığı kocaman tornavidayı görünce bir daha o çocukla konuşmamıştım. Annem de kızmıştı zaten. O zamana kadar bildiğin, hapishanede kendine koruyucu edinmiş mahkumların olduğu yere konumlandırmışım kendimi. Tanrı büyük ki o günler çok geride kaldı.

Ve bu gönderi, kendi utanç dolu geçmişimle yüzleşmem için harika bir sıçmık oldu.

Aferim bana.

2 yorum: