Çok lüks yaşadığım hayatıma eşlik eden yüz yüze dedikodu deneyimleri, kıyaslamalarım ve zorunluluklarıma alternatif seçenekler

Çok lüks yaşıyorsun bu hayatı diye, aklı sıra beni sınıfsal bir cendereye sokmaya karar verdiğinde masamda içi buzlu suyla dolu kalın camdan bir su şişesi, yanında bir adet Starbucks termosu, kulağımda yaptığı başarısı nedeniyle kullanmaktan kaçındığım Galaxy Buds 2 kulaklığım, ayağımdakendi kendime bin bir türlü yemin ettikten sonra yine de sipariş etmekten geri duramadığım Santoni marka sneakerlar ve gözümde de Frankfurt üzerinden bağırta çağırta getirilmiş Tag Heuer marka kırmızı renkli bir çerçeve vardı.

Kulağımda ise Zuhal Olcay'ın İki Çift Laf albümü çalıyor; sıra Olsun'daydı.

Olsun'du.

Zaten bütün bu eşyaları anı olsun diye biriktiriyor falan değildim. Karşıdan bakıldığında görülen manzara teknik olarak bu hayatı oldukça lüks yaşadığımı somut bir şekilde ispatlıyordu.

Muhabbeti sus köpek, çalış ve önündeki işe bak diye kısa kesip bitirebilirdim, istemedim.

Halbuki anı biriktirmek gibi bir niyetim olsaydı tıpkı tatil dönüşünde olduğu gibi, yol üstünde tuvaletinin temizliğiyle ünlü benzinliklerden birine çeker ve kamyoncunun birinin her an özsuyunu boşaltmaya hazır aletini ağzıma alır ve buna alışmamak için kendimi abuk subuk şeylerle teselli etmeye gayret ederdim.

Gerizekalının teki bardağımı kullanmış canım ya dedim mümkün olan en samimi şekilde.

Sanki bardağımı kullananın kendisi olduğunu bilmiyor da onu kendime çok yakın görmüş ve ona bir sırrımı açıveriyormuş gibi yaparak, mümkün olan en uygun dozdaki samimiyet belirtisiyle.

Sevgileri yarına bırakıp bugün yeni bir şeylere daha tahammül etmek zorundaymıştık.

Adeta ortak bir dedikoduyu kimseye pay etmeye gerek duymadan bölüştüğümüz bir piyango gibi sahiplenmiş ve aynı ortamda bulunmak zorunda kaldığımız, iğne ucu kadar hazzetmediğimiz bireylere yönelik yeni bir eğlence mekanizması olmuştu arkalarından konuşmak.

Tek farkı, onunla kendi dedikodusunu yapıyordum ve bu, teknik olarak dedikodu sayılmazdı. Birinin suratına söylemek istediğim şeyleri evrenin belirsiz bir noktasındaki bir nirengiden sektirip tam da bir kaç santimetre uzağımdaki birine söyleyivermek harika bir his.

Biliyordum ki, her ne kadar yüzüme söyleyemeyen de kıçımla muhatap olur diye ortalıkta patlak ayakkabılarımdan yansıyan görüntümle gurur duysam da, sırtımı döndüğümde aynı muhabbetler benim için de çevriliyordu.

Bundan rahatsız mıydım, hem evet, hem hayır.

Bu hayata bir kez geliyorum zaten diye devam ettim şimdiye kadar reenkarnasyon ve türevleri hakkında saçmaladığım onlarca şeyi bir anlığına yok saymaya karar vererek. Samsung Watch 5 Pro'mu alırken de benzer bir hikayeyle kandırmıştım kendimi. Hikayenin en ilginç yanı, kum beji değil de siyah renkli kordonla satılan bir ürün bulmuş ve üstüne bir ara bin lira daha veririm diye plan yapmıştım.

Yükte ağır pahada hafif şeylerle uğraşmaktansa artık bir kere alıyorum ve uzun süre kullanıyorum dedim içten bir yükselmiştir hâliyle. O sırada içimde bir yerlerde akşam yediğim yarım kavanoz jalapeno biberinden geri kalanların savaşı vardı. Yükte hafif dediğim şey bir adet Starbucks porselen fincanı ve Stanley'in su termosuydu aslında.

Bu dediğim ayakkabılarım için geçerli bir çıkarım sayılmazdı gerçi. Ayakkabılara ayırdığım bütçem her geçen gün artıyor.

Ne deseydim acaba ya? Brain storm time.

senin o bakımsız ağzının değdiği bardağı bir daha kullanmaktansa hamam suyu içmeyi tercih ederim ile rastgele bir kamyoncunun ağzıma arttırması bile daha sağlıklı görünüyor arasında gidip geldim.

Aslında söylemek istediğim tek şey, istisnasız şekilde hepsinin birer pislikten ibaret oldukları ve ofisin dışında onlarla görünmektense hamam çıkışı platonik aşk yaşadığım bir adama yakalanmayı tercih edeceğimdi.

Tabii, böyle bir durumdan hepimizi tanrı korusun. Hamam dışında platoniğe basılmaktan bahsediyorum.

Sonuçta kim ister ki yakası pahalı bir kurdele ile boydan boya kaplanmış büyük beden bir Tom Ford takımın içinde hayaller kuruduğu bir adama umumi bir banyodan çıkarken yakalanmayı?

Düşmanımın başına bile istemem.

Ya da bir daha düşündüm de, sanırım isterim.

Ya belki şeyi düşünmeliyim, o saatte onun orada ne işi varmış?

Yazmam gereken bir kitap, üzerinde çalışmam gereken bir kaç marka ve bunların modellemeleri dururken yine geldim size laf anlatıyorum.

Bu da aslında size gösterdiğim değerin bir dışa vurumu. Yalaka, mendebur bir muhasebe personelinin üst yönetime yaranmak için attığı kırk iki buçuk taklayla ilgisi yok ama.

Buçukuncu taklada da boynu kırılıyor zaten mendeburun. Hikaye de böyle bitiyor.

Yorum Gönder

0 Yorumlar